MEVLANA’NIN HAYATI

Mevlana 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna’nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında “Bilginlerin Sultanı” ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled’dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

Mevlana’nın Babası, Horasan’dan Anadolu’ya Niçin Göç Etmiştir?

Harzemşahlar, Bahattin Velet’in manevi nüfuzundan çekinirlerdi. Bir süre sonra bu yüzden araları açıldı. Bunun üzerine Bahattin Velet, Belh’ten ayrılmak zorunda kaldı. O sıralarda Mevlana, daha küçük bir çocuktu. Babası ile birlikte, İran’dan, Bağdat’tan geçerek Hicaz’a geldi. Hac ibadetinden sonra da, Şam yoluyla, Anadolu’ya geçtiler. Anadolu’daki Selçuklu İmparatorluğunun ihtişamlı bir çağıydı. Bahattin Velet, Anadolu Selçuklu Devleti’nin merkezi Konya’da çok büyük bir saygıyla karşılandı. Mevlana yirmi dört yaşlarındaydı.

Mevlana Kimlerden Ders Aldı?

Mevlana, ilk eğitimini babasından aldı. Babası, çağının en büyük bilginlerindendi. 12 Ocak 1231’de babasının ölümü üzerine, eğitimini Seyyit Burhanettin Tirmizi’nin yanında sürdürdü. Mevlana babasından Fen ve Din ilimleri, Tirmizi’den de Tasavvuf ilmini öğrendi. Onun hayatında dönüm noktası olan diğer bir alimse Şemsi Tebziri’dir.

Mevlana‘nin asıl adı Muhammed Celaleddin’dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlana ismi O’na daha pek genç iken Konya’da ders okutmaya basladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Semseddin-i Tebrizi ve Sultan Veled’den itibaren Mevlana’yi sevenler kullanmış, adeta adı yerine sembol olmuştur. Rumi, Anadolu demektir. Mevlana‘nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda  Diyar-i Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet oturması ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.

Mevlananın Eş ve Çocukları Kimlerdir?

Mevlana, daha 18 yaşında iken Karaman’da babası tarafından Semerkandlı Hace Şerafettin’in kızı Gevher Hatun’la evlendirilmiş ve bu evlilikten iki erkek evladı olmuştu. Bunlardan ilk oğlu Sultan Veled, ikinci oğlu ise Alaeddin’dir. Ancak Alaeddin, daha Mevlana hayatta iken 1262 yılında vefat etti. Mevlana birinci karısının vefatından sonra Konya’da Kerra Hatun’la evlendi. Bu evlilikten ise Muzafferüddin Alim Çelebi ile Melike Hatun dünyaya geldi.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems’te “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. Mevlâna’nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna’nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.

Mevlana Nasıl Bir Kişiliğe Sahipti?

Mevlana, islam ve gayri islam bütün insanlıkça beğenilmiş bir sanat adamıdır. Fikir ve kişi özgürlüğüne olağanüstü değer vermiş, insanı adeta kutsal bir varlık derecesine yükseltmiştir. Sonsuz derecede hoşgörülüdür. Büyük bir Türk şairi ve mutasavvıfı, bilgin ve fikir adamıdır. En kötü insanı bile, bağışlanmaya, sevilmeye laik görür. Pakistan’ın dev şairi Muhammed İkbal’e ilham kaynağı olmuştur. Alman şairi Goethe’yi ve ünlü ressam Rembrant’ı derinden etkilemiştir.

Mevlana Şiirlerini Niçin Farsça Yazmıştır?

Mevlana’da Türklük sevgisi çok güçlüdür. O yüzyılda Türkçe, Anadolu’da ileri bir şiir dili olarak daha gelişmemiş bulunuyordu. Mevlana da bu yüzden şiirlerini Farsça yazıyordu. Hatta buna üzülerek söylediği şu mısra pek ünlüdür: “Aslem Türk-est egerci hinduguyem” (Her ne kadar Farsça söylüyorsam da, aslım Türk’tür.)

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

2007 Mevlana Yılı

Hz. Mevlana’nın doğum yılı olan 30 Eylül 1207 tarihi oluşuna dolayısıyla, Türkiye,Afganistan ve Mısır’ın teklifi üzerine, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), 800’üncü doğum yılı olan 2007 yılının “Mevlana Yılı” olarak anılmasını kararlaştırdı.

Hz.Mevlana’dan birkaç söz: 

• Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
• Şu dünyada yüzlerce ahmak, etek dolusu altın verir de, şeytandan dert satın alır.
• Vazifesini tam yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına ne mazaretin devası ne ilacın şifası deva getirmiş..
• Aşk altın değildir, saklanmaz. Aşıkın bütün sırları meydandadır..
• Yeşillerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe geçici, fakat akıllardan meydana gelen gül bahçesi hep yeşil ve güzeldir..
• Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.
• Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide: Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki..
• Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?
• İsa’nın eşeğinden şeker esirgenmez ama eşek yaratılışı bakımından otu beğenir.

Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim
Ben Hz.Muhammed’in ayağının tozuyum
Biri benden bundan başkasını naklederse
Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikayetçiyim…

Güneş olmak ve altın ışıklar halinde
Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim
Gece esen ve suçsuzların ahına karışan
Yüz rüzgarı olmak isterdim…

Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap…

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz
Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeyiz biz…

Hayatı sen aldıktan sonra ölmek, şeker gibi tatlı şeydir
Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlıdır…

Biz güzeliz, sen de güzelleş, beze kendini
Bizim huyumuzla huylan, bize alış başkalarına değil…

Bir katre olma, kendini deniz haline getir
Madem ki denizi özlüyorsun, katreliği yok et gitsin…

HZ.MEVLANA’NIN ESERLERİ:


1- Mesnevi

2. Divan-ı Kebir

3. Mektubat

4. Fihi Ma Fih

5. Mecalis-i Seba’a

MEVLANA’NIN HAYATINDAN DERSLER:

    1-)   Bir gün Kâdı Sirâceddîn ismindeki bir hoca talebelerine; “Bugün Mevlânâ’ya gidip onu soru yağmuruna tutalım. Öyle sorular hazırlıyalım ki hiç birisine cevap veremesin.” dedi. Talebeler soru hazırlamaya koyuldular. Kendisi de çalışmaya başladı. Bir ara Kâdı Sirâceddîn’in yanında Mevlânâ tecessüm etti. Kâdı Sirâceddîn’in yüzüne dikkatlice bakıp oradan kayboldu. Kâdı talebelerine; “Mevlânâ buraya geldi.” deyince talebeler; “Biz görmedik efendim.” dediler. Bu hâl Kâdı Sirâceddîn’in zihnine takıldı düşüncelere daldı.

Bir saat kadar sonra Mevlânâ tekrar orada göründü. Bunu kâdı ve talebeleri gördüler. Hepsine selâm verdi ve oradan ayrıldı. Biraz sonra kâdı talebeleri ile namaz kılmak için büyük odaya geldiklerinde duvarlarda bir takım yazılar gördüler. İncelediklerinde Mevlânâ’ya soracağı sorular ve bu soruların cevapları geniş olarak yazılmış idi. Kâdı Sirâceddîn ve talebeleri hayretlerinden dona kaldılar. Böyle büyük bir âlim ve velînin hakkında besledikleri kötü düşüncelerine pişmân oldular. Hep birlikte gidip Mevlânâ’nın talebesi olmakla şereflendiler.

   2-)  Malatyalı Selâhaddîn Efendi anlatır: “Gençliğimde İskenderiyye’ye ticâret için gitmiştim. Gemimiz bir girdaba yakalandı kurtulmamız imkânsızdı. Korku içinde idik. Herkes adaklar adamaya başladılar. Tövbeler ettiler. Helâllaşmaya başladılar. Bu arada bana kurtulmak için duâ etmemi ricâ ettiler. Konyalı olmam hasebiyle aklıma bir anda Allahü teâlânın evliyâ kullarından Mevlânâ geldi. Hemen; “Yâ hazret-i Mevlânâ! İmdâdımıza yetişmen için yalvarıyorum.” diye seslendim. O anda herkesin gözü önünde gelip gemimizin yanıbaşında göründü. Gemiye yapışıp girdaptan kurtardı ve kayboldu. İskenderiyye’den sonra Konya’ya gittik. Mevlânâ’nın huzûruna çıktığımızda bize; “Elhamdülillah. Allahü teâlânın sevdiği kullarından birine tâbi olanlar dünyâda da âhirette de halâs olup kurtulurlar.” buyurdu. Bunun üzerine hepimiz Mevlânâ’ya talebe olmakla saâdete kavuştuk.”

3-)  Tebrizli bir tüccar ticâret için Konya’ya gelmişti. Konyalı tüccarlara; “Burada evliyâdan bir kimse var mıdır? Bir müşkilim var onu soracağım.” dedi. Orada bulunanlar Mevlânâ’nın kerâmetlerinden bahsettiler. Seni ona götürelim dediler. Tebrizli Mevlânâ’nın nâmını önceden duymuştu. Kabûl edip hemen Mevlânâ’nın dergâhına gittiler. Tüccâr huzûra çıktığında; “Efendim namazımı kılıyor Allahü teâlânın emirlerini yapıp yasaklarından kaçınıyorum. Hayır-hasenâtımı yapıyor kimseye zararım olmuyor. Ancak kalbimde ibâdetlere karşı bir soğukluk var. Huzûrum yok. Sebebini de bir türlü bulamıyorum. Bana yardım etmenizi istirhâm ediyorum.” dedi. Mevlânâ şöyle bir murâkabeden sonra: “Ey Tâcir! Sen Magrib’de bir yol üzerinde Allahü teâlânın velî kullarından biriyle karşılaştın. Onun dış görünüşünü beğenmedin hattâ hakâret gözüyle baktın. Sendeki huzursuzluğun sebebi budur. İsterseniz şuraya bakın.” diyerek karşıdaki duvarı gösterdiler. Tüccar duvara baktığında bir anda duvardan pencere gibi bir boşluğun meydana geldiğini ve bu boşluktan o velî kulun yine bir yol kenarında oturduğunu gördü. Mevlânâ sözüne devâm ederek; “Bu huzursuzluğunuzun çâresi de o kimseye gidip ondan özür dileyip affına kavuşmaktır.” buyurdu. Mevlânâ tâcire daha birçok nasîhatler yaptıktan sonra; “Muhakkak onu bul hakkını helâl ettirip duâsını al. Bizim de selâmımızı söyle.” dedi. Tâcir; “Peki efendim!” deyip yol hazırlıklarını yaptı ve yola koyuldu. Araya araya o mübârek zâtı buldu. Çok özür dileyip Mevlânâ’nın selâmını söyledi. Affetmesini hakkını helâl etmesini istirhâm eyledi. Bunun üzerine o mübârek zât; “Öyle bir kapıya sığınmışsın öyle bir kimseden yardım taleb etmişsin ki reddetmek mümkün değil. Seni Mevlânâ hürmetine affettim. Kendisini görmek istersen şuraya bak.” deyince tâcir işâret edilen yerde Mevlânâ’yı gördü. Bu hâle gözleriyle şâhid olan tâcir o kimseyle vedâlaşıp Konya’ya geldi ve Mevlânâ’nın talebesi oldu.

      4-) Bir gün huzûruna birbirlerine dargın iki kişi getirdiler. Onlara barışmalarını söyledi sonra da; “Allahü teâlâ bâzı insanları su gibi latîf mütevâzî dâimâ aşağıya akıcı ve yumuşak huylu bazılarını da toprak taş gibi sert mizaçlı yarattı. Su toprağa karışır meyvelerin büyümesini canlıların içerek hayatlarının devâm etmesini sağlar. O sulardan rûhlara ve bedenlere gıdâ temin edilip menfaat sağlanır. Su toprağa gitmezse topraktan ve sudan lâyıkıyla istifâde edilmez. Ey Nûreddîn! Bu arkadaşın toprak hükmünde olup yerinden kalkmaz ve barışmaz ise sen su gibi tevâzu üzere olup anlaş. Herkes bilir ki iki küs olan kimseden hangisi öbüründen önce davranırsa Cennet’e ötekinden önce girecektir. Daha çok sevap kazanacaktır. Dolayısıyla bu barıştan her ikiniz de istifâde etmiş olacaksınız.” buyurdu. Bunu dinleyen iki küs kimse daha çok sevap kazanmak gayretiyle hemen barıştılar.

       5-) Bir gün Selçuklu Sultanı İzzeddîn aaakâvus Mevlânâ hazretlerini ziyârete gelmişti. Mevlânâ ona gerektiği gibi iltifat etmedi. Sultan bu hâle şaştı ve tevâzu gösterip; “Mevlânâ bana nasîhatte bulunsun.” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri; “Sana ne nasîhat vereyim? Sana çobanlık emretmişler sen kurtluk ediyorsun. Sana bekçilik emretmişler sen hırsızlık yapıyorsun. Allah seni sultan yaptı sen şeytanın sözü ile hareket ediyorsun.” buyurdu. Bu ağır nasîhat üzerine Sultan ağlayarak dışarı çıktı. Medresenin kapısında başını açıp tövbe etti ve; “Yâ Rabbî! Mevlânâ bana sert sözler söyledi ise de senin için söyledi. Ben zavallı kul da bu alçak gönüllülüğü ve yakarışı gösteriyor ve sana yalvarıyorum. Bana merhâmet et.” dedi ve pişmanlıkla oradan ayrıldı.

REŞAT NURİ GÜNTEKİN

 

Reşat Nuri Güntekin

Reşat Nuri Güntekin (1889 -1956 )

1899 yılında İstanbul’da doğmuştur. Milli Edebiyat’ın ve Cumhuriyet Döneminin önemli romancılarından biri olan sanatçı, roman dışında öykü ve tiyatroyla da uğraşmış, gezi türünde de eserler vermiştir. Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde yayınlanması ile  (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi.Sanatçı 1956 yılında vefat etmiştir.

Edebi Kişiliği

Yazar, 1927 yılından sonra kasaba kasaba gezme imkânı bulacağı Anadolu’yu eserlerinde anlatmaya devam edecektir. Bu gezilerin sonucu olarak gezi türündeki eser Anadolu Notları oluşmuştur. Bu durum sanatçıdaki güçlü gözlem ve realizmin etkisiyle oluşur. Eselerindeki kahramanları genelde tek yönlüdür. Olay kahramanlarını çevreyle birlikte verir. Bazı eserlerinde genç Cumhuriyetin toplumsal ideallerini işlemiştir.

Reşat Nuri Güntekin eserlerine konuşma dilinin zenginliğini zorlanmadan yansıtır. Romanlarında kullandığı dil ve anlatım oldukça yalın, diyalogları canlıdır. Sanatçı, en önemli romanlarından olan Yaprak Dökümü‘nde kendi halinde bir aileye sahip olan Ali Rıza Bey’in, çocuklarının yaptığı hatalar yüzünden çektiği sıkıntıları işler. Roman, o dönemde sık sık yaşanan eğlence hayatına düşkün gençlerin sebep olduğu parçalanan aileler sorununu dile getirir.

Miskinler Tekkesi‘nde daha önceleri zengin ve soylu bir ailenin çocuğu olan bir kişinin dilenecek hale düşmesi anlatılır. Yazar, dilencilerin dünyasını ve cahil hocaları başarıyla tasvir eder. Yeşil Gece’de babası tarafından medreseye gönderilen fakat burada inandığı değerleri kaybeden Şahin’i anlatır.

Reşat Nuri Güntekin’in Yazar Özellikleri 

  • Güçlü bir gözlemciliği vardır.
  • Anlatımda ve psikolojik tahlillerde başarılıdır.
  • Sade bir dil kullanmış, konuşma dilinin canlılığını yansıtmayı başarmıştır. Diyalogları canlıdır.
  • Eserlerinde yurdun çeşitli yerlerindeki olumlu-olumsuz görünümleri, yanlış Batılılaşmayı, batıl inanışları kişisel duygularıyla birleştirerek anlatmıştır. Bozulan insani değerleri ve ahlak yapısını işlemiştir.
  • Eserlerinde mizah öğesi ve ince espriler de yer alır.
  • Eleştirdiği tipleri acımasızca eleştirir.
  • Romanlarında güçlü bir gözleme dayanan realizm vardır.
  • 20. yüzyıl Türk edebiyatının en büyük romancılarındandı

Reşat Nuri Güntekin Eserleri

  • Roman: Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi, Acımak, Damga, Kızılcık Dalları, Eski Hastalık, Miskinler Tekkesi, Yaprak Dökümü, Ateş Gecesi, Bir Kadın Düşmanı, Gökyüzü, Değirmen, Yeşil Gece, Gizli El, Harabelerin Çiçeği, Sönmüş Yıldızlar, Kan Davası, Kavak Yelleri, Son Sığınak
  • Hikâye: Roçild Bey, Eski Ahbap, Tanrı Misafiri, Sönmüş Yıldızlar, Leyla ile Mecnun, Olağan İşler, Nenesi Kro
  • Oyun: Hançer, Eski Rüya, Ümidin Güneşi, Gazeteci Düşmanı, Şemsiye Hırsızı, İhtiyar Serseri (üç oyun),Taş Parçası, Yeşil Gece, İstiklâl, Hülleci, Yaprak Dökümü, Eski Şarkı, Balıkesir Muhasebecisi, Tanrıdağı Ziyafeti, Bir Köy Öğretmeni, Çalıkuşu, Kavak Yelleri
  • Gezi: Anadolu Notları

Reşat Nuri Güntekin Eser Özetleri

Çalıkuşu: Eser ilkin “İstanbul Kızı” olarak basılmıştır, daha sonra Çalıkuşu adıyla roman haline getirilmiştir. Feride, küçük yaşta anne ve babasını kaybetmiş subay kızıdır. Teyzesinin korumasıyla “Notre Dame de Sion” yatılı okulunda okur. Çok yaramaz olduğundan “Çalıkuşu” adı takılır. Teyzesinin oğlu Kamuran’a aşık olur ve evlenmeye karar verirler. Feride, düğün günü Kamuran’ın İsviçre’deyken başka biriyle ilişkisi olduğunu öğrenir ve her şeyi bırakarak kaçar. Öğretmenlik yaparak Anadolu ‘yu dolaşmaya başlar. Güzelliği her yerde başına dert açmıştır. Başka bir yerde tanıştığı Hayrullah Bey’e Kuşadası’nda tekrar rastlar. Hayrullah Bey Feride’yi kızı gibi korumaya başlar, halkın da dedikodusu üzerine göstermelik bir evlilik yaparlar. Feride’nin günlüğünü bulan Hayrullah Bey, günlüğü okur ve saklar. Hastalanınca Feride’ye ölümünden sonra, verdiği kapalı bir zarfı Kamuran’a iletmesini vasiyet eder. Feride vasiyeti yerine getirir. Kamuran, Hayrullah Bey’in bu mektubu ile Feride’nin onu hala sevdiğini anlar ve Feride ile evlenir. Bir daha da onu bırakmaz.

Dudaktan Kalbe: Saip Paşa İzmir’in önde gelen tanınmış kişilerinden birisidir. Saip Paşa’nın yeğeni Hüseyin Kenan, dayısının zoruyla mühendis olmuş daha sonra müzikteki yeteneğini Batı dünyasına kabul ettirmiştir. Dayısının ısrarıyla İzmir’e gelir. Saip Paşa, vaktiyle haylaz bir oğlan diye bildiği Hüseyin Kenan’la şimdi övündüğünü ziyafetlerle göstermektedir. Bütün bu kalabalıktan ve şatafattan sıkılan Hüseyin Kenan Bozkaya’ya giderek dinlenmek ister. Bozkaya’da Lamia ile tanışır. Lamia’ya hafif çilli yüzünden dolayı Hüseyin Kenan, kınalı yapıncak ismini takmıştır. Hüseyin Kenan evli bir kadın olan Nimet Hanıma kur yapmaktadır. Burası küçük bir kasaba olduğu için dedikodulardan kurtulmak için de Lamia’ya yakınlık gösterir gibi görünmektedir. Hüseyin Kenan, Prenses Cavidan’la evlenme aşamasındayken Lamia’yı hamile bırakır ancak Lamia böyle bir evliliği reddeder ve yalnız başına büyütür kızını. Başka biriyle evlenen Lamia, sevdiği Hüseyin Kenan’ın başkasıyla evlendiğini duyunca eşinden ayrılır ve İstanbul’a yerleşir. Bu arada kocasının yeğeni Doktor Vedat onunla evlenmek istese de reddeder. Daha sonra Vedat’la Lamia’nın evleneceğini duyan Hüseyin Kenan, intihar eder.

Yeşil Gece: Medrese öğrenimi gören Şahin’in çevresindeki çirkinlikler karşısında inancını yitirişi, öğretmen okuluna girip bitirişi softalarla savaşmak üzere İzmir’e yakın Sarova ilçesine gidişi anlatılır. Sarova’da softalarla çatışan Şahin, yeni okul yaptırma girişimde belediye mühendisinin desteğini sağlar. Komiser Kazım’ın yardımıyla da softaların kendisini bir kadınla basmak düzeninden kurtulur. Bu arada Yunanlılar İzmir’e çıkmıştır. Kasaba da işgal edilmiştir. Ona karşı olanlar şimdi de düşmanla işbirliği içindedirler. Milli Mücadele’den yana olan Şahin’in ilçesinden ayrılmamış subayları kaçırdığı öğrenilince bir Yunan adasına sürülmesi kararlaştırılır. Ancak Cumhuriyetin ilanından sonra Sarova’ya dönebilen Şahin’i sürpriz beklemektedir: Eski softalar, düşmanın işbirlikçileri Cumhuriyetçi kesilmişlerdir. İstenmeyen adam Şahin, derdini anlatabilmek için Ankara’ya doğru yol alır.

Yaprak Dökümü: Ali Rıza Bey, annesini ve kız kardeşini kaybedince Suriye’ye gider. Dönünce Hayriye Hanım’la evlenir ve beş çocuğu olur. Çalıştığı şirketten çeşitli sebeplerden ayrılmak zorunda kalır. Oğlu Şevket bankada işe girer ve iş arkadaşıyla evlenir. Ali Rıza Bey’in kızları Leyla ve Necla eğlence düşkünü oldukları için ailenin maddi durumunu daha da kötüleştirir. Büyük kızı Fikret durumdan rahatsızlığı nedeniyle çocuk sahibi bir adamla evlenip Adapazarı’na gider. Bir süre sonra gelini evi terk eder. Leyla kötü yola düşünce Ali Rıza Bey felç geçirir. İyileştikten sonra da kızı Leyla’yla mutsuz hayata devam eder.