ÇALIKUŞU ÖZETİ

Çalıkuşu Romanı

KİTABIN ADI:ÇALIKUŞU
KİTABIN YAZARI:REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ: İNKILAP YAYIN EVİ
ANKARA CADDESİ,NO:95
SİRKECİ 34410 İSTANBUL
1.ÇALIKUŞU ROMANININ KONUSU:
REŞAT NURİ GÜNTEKİN bu romanında küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden genç bir öğretmenin hayatını,aşkını ve Anadolu halkının sorunlarını ,yaşantılarını anlatıyor.
2.ÇALIKUŞU ROMANIN ÖZETİ:
Bir subay kızı olan Feride küçük yaşlarda önce annesini sonra da babasını kaybeder.Annesini ve babasını kaybeden Feride Erenköyü’nde,Kozya Tağı’ndaki Besime teyzesinin yanında büyür.
Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nde okur. Feride yaramazlıklarından dolayı okul da arkadaşları tarafından(Çalıkuşu)Diye çağrılır.
Teyzesinin oğlu Kamuran, bu yaramaz kızdan çok hoşlanır ve Feride’ye aşık olur. Feride ile Kamuran iyi anlaşırlar ve zamanlarını birlikte geçirmeye başlarlar. Kamuran, Feride’ye kendisini sevdiğini ve evlenmek istediğini söyler. Feride ‘de onu sevmektedir ve Kamuran ile evlenmeyi kabul eder. Fakat evlenmeden birkaç gün önce bir kadın Feride’ye ,Kamuran’ın İsviçre’de iken Münevver adında hasta bir genç kadını sevdiğini ve ona evlenme sözü verdiğini söyler. Kadın,Feride’ye mektupları verir. Feride mektupları okuduktan sonra Kamuran ile evlenmekten vazgeçer ve köşkten kaçar. Bir dadının evinde kalmaya başlayan Feride, artık hayatına yeni bir yön vermek zorunda kalır.Bunun için Feride,Anadolu’da öğretmenlik için başvuru da bulunur. Feride Zeyniler Köyü denilen ıssız,ulaşımı zor hiç bir öğretmenin gitmek istemediği bir yere tayin edilir. Burada birçok zorluklarla karşılaşan Feride artık başından geçenleri bir deftere not etmeye başlar. Bu köyde öğrencileri onun en yakın arkadaşları olmuştur. Öğrencilerini çok seven Feride özellikle Münise adlı öğrencisini çok sever ve onu evlat edinmek ister. Münise köylünün hiç sevmediği bir kadının kızıdır. Münise’nin annesi başka birini sevdiği için ,Münise’nin babası ondan boşanır ve köyden başka bir kadınla evlenir. Münise annesinin yanında kalmaktadır ve babası da arasıra kızını gizlice ziyaret eder. Feride uzun uğraşlar sonunda Münise’yi evlat edinmeyi başarır ve ikisi beraber yaşamaya başlarlar.
Bir gün hırsızlık yaparken yaralanan birisini köye getirirler. Feride yaralığı tedavi eden ,yaşlı bir doktor ile tanışır. Doktor Hayrullah Bey Feride’yi çok cana yakın bulur ve hemen birbirleri ile kaynaşırlar. Doktor Bey ,Feride’nin burada çektiği zorlukları görür ve daha iyi bir yere nakledilmesi için elinden gelen çabayı gösterir. Bir süre sonra bir denetleme sırasında Feride’nin öğretmenlik yaptığı okul kapatılır. Feride bunun üzerine Zeyniler Köyü’nden ayrılmak zorunda kalır. Feride’nin yeni tayin yeri ise İl Merkezindeki Kız Öğretmen Okulu dur. Burada Fransızca öğretmeni olarak göreve başlar. Feride çok güzel bir kız olduğu için gittiği her yerde güzelliğiyle dikkatleri çekmektedir. Öğretmenlik yaptığı süre içinde evlenme teklifleri alan Feride bu tekliflerin hiçbirini kabul etmez.
Daha sonra Feride Kuşadası’nda bir okula tayin edilir. Doktor Hayrullah Bey’de emekli olmuş ve Kuşadası’na yerleşmiştir. Hayrullah Bey Feride’yi kızı gibi sevmektedir. Feride’yi her fırsatta kanatları altına almakta ve onu bütün kötülüklerden korumaktadır. Feride’nin evlat edindiği Münise iyice büyümüş ve güzel bir kız olmuştur.
Hayrullah Bey’in uzak bir köye, hastaya gittiği bir sırada Münise hastalanır. İlk başta nezle sanılan hastalık difteridir. Münise hastalığının anlaşılmaması sonucu hayatını kaybeder. Münise’yi çok seven Feride’nin dünyası yıkılır. Feride’yi, Hayrullah Bey teselli eder. Münise’nin de ölmesi sonucu Feride ile Hayrullah Bey hakkında, çevredeki dedikodular iyice artar. Bunun üzerine Hayrullah Bey, çevrenin dedikodusundan kurtulmak ve Feride’ye laf gelmesini önlemek için Feride ile kağıt üzerinde bir evlilik yapar. Evlendikten bir süre sonra yaşlı birisi olan Hayrullah Bey vefat eder. Hayrullah Bey ölmeden önce ,Feride’nin yaşadıklarını yazdığı defterini okumuş ve Feride’nin başından geçenleri öğrenmiştir. Hayrullah Bey ölmeden önce Feride’den ailesinin yanına dönmesi için söz almıştır. Feride’nin kaybolduğu sandığı defterini, Hayrullah Bey bir zarfın içine koyarak zarfın Kamuran’a verilmesini vasiyet etmiştir. Feride , Hayrullah Bey’in vasiyetini yerine getirmek için zarfın içinde ne olduğunu bilmeden bu emaneti Kamuran’a teslim eder. Kamuran, Feride’nin dönmesine çok sevinir. Feride birkaç günlüğüne izin alarak gelmiştir. Bu arada Kamuran evlanme sözü verdiği Münevver ile evlenmiştir ama kadın hasta olduğu için kısa bir süre sonra ölmüştür. Kamuran zarfın içindeki defteri bir gece sabaha kadar okuduktan sonra ,Hayrullah Bey’in yazdığı tavsiyeleri yerine getirmeyi , Feride’yi bir daha ne pahasına olursa olsun elinden kaçırmamağı kafasına koymuştur. Feride ‘nin gideceği gün Kamuran güya onu almak için gelen arabadan iner. Feride ‘yi bir daha elinden kaçırmamaya kesin kararlıdır. Feride’ye hala kendisini çok sevdiğini söyler ve gitmemesi için Feride ‘ye yalvarır. Feride’nin, Kamuran’a olan aşkı bitmemiştir ve Kamuranı sevmektedir.Feride gitmekten vazgeçer ve bir daha ayrılmamak üzere evlenirler.
3.ÇALIKUŞU ROMANIN ANA FİKRİ:Romanda Anadolu insanının ne zor şartlar altında bulunduğu anlatılıyor. Bazı toplumsal sorunlara değinilmiştir. Bunlardan bazıları Anadolu’da ki ulaşım,haberleşme ve iletişim dir.
Bir genç öğretmenin ne pahasına olursa olsun zorluklar altında görev yapması ,ülkesine hizmet etmesi,bu zorluklarla yılmadan mücadele etmesi, yurdumuzu kalkındırmak isteyen gençlerimize bir örnektir. Vatanımızın çıkarlarını kendi çıkarlarımızdan daha üstün tutmalı ve bayrağımızın dalgalandığı her yerde , zorluklardan yılmadan çalışmalı ve ülkemizin hiçbir yerini ayırmaksızın kalkındırmalıyız.
4.ÇALIKUŞU ROMANINDAKİ ŞAHISLAR:FERİDE:Küçük yaşlarda annesini ve babasını kaybetmiş,teyzesinin yanında büyüyen; çok güzel,canayakın , yaramaz bir kızdır.
KAMURAN:Verdiği sözü tutan ,yakışıklı bir gençtir. Feride’yi çok sevmektedir.
MÜNİSE:Sevimli cana yakın ,süsüne düşkün,güzel bir kızdır. Küçük yaşta anne ve babası birbirinden ayrılmış ve Feride tarafından evlat edinilmiştir.
HAYRULLAH BEY:Yaşlı bir doktor olan Hayrullah Bey başkalarının yardımına koşan ve zorluklara rağmen insanların hayatlarını kurtarmak için görevini en iyi şekilde yapan birisidir.

5.REŞAT NURİ GÜNTEKİN HAKKINDA KISA BİLGİ:

Reşat Nuri Güntekin; İstanbul’da Üsküdar’da doğdu(1889). Askeri Doktor Nuri Bey’in oğludur. Çanakkale’de ilk öğrenimini yaptı. Galatasaray Lisesi’nde bir yıl okuduktan sonra İzmir’deki Fransız Okulu’na girdi. İstanbul Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi(1912). Uzun yıllar liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı(1913-1930);Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi oldu(1931);Çanakkale miletvekili seçildi(1939-1944);UNESCO’da Türkiye temsilciliği, Paris’te kültür ateşeliği görevlerinde bulundu. Emekliye ayrıldıktan sonra,yeni eserlerini hazırlarken yakalandığı kanserden öldü(1956);cenazesi uçakla getirilip Karacaahmet Mezarlığı’na gömüldü.

Koşuk nedir?Koşukların Özellikleri Nelerdir?

KOŞUK
 
Sığır denilen av törenlerinde “kopuz” eşliğinde belli bir ezgi ile söylenen, aşk , yiğitlik doğa sevgisi konularını işleyen, daha çok epik ,lirik ve pastoral özellikler taşıyan şiirlere KOŞUK denir. Genellikle kendi başına bütünlüğü olan dört dizeli bentlerden oluşan koşuklar, manilere ve koşmalara kaynak olmuştur.Koşuklar 7’li hece ölçüsüyle söylenirler, koşukların kafiye şeması aaab,cccb,dddb şeklindedir.İslamiyet sonrası “koşma” adını almışlardır,günümüzdeki koşmaların ilk halleri olarak da adlandırılabilirler. Koşuklar biçim ve içerik olarak da “koşma”ya çok benzerler. Koşuklar Türk Edebiyatının sözlü dönem örneklerinden olmasına rağmen, çeşitli nedenlerden dolayı (Örn: türk coğrafyasındaki ve medeniyetindeki değişiklikler) günümüze sözlü gelenek yoluyla ulaşamamışlardır. Koşukların ilk örneklerine Kaşgarlı Mahmut‘un Divan-ı Lugatit Türk adlı eserinde rastlanmaktadır.Bu şiirler Türk Edebiyatının halk ağzından derlenmiş sözlü gelenek içinde gelişmiş ve varlığını sürdürmüş ilk örneklerindendir.
Koşuk türünün belli başlı özellikleri şunlardır:
 
  • Hece vezni ve yarım kafiye ile söylenen şiirlerdir.
  • Kopuz eşliğinde söylenir.
  • Yiğitlik, aşk, tabiat konularını işler.
  • Nazım birimi dörtlüktür.
  • Bu şiirlerde düz kafiye kullanılır: aaaa, bbba, ccca. (aaab cccb dddb)
  • Bu şiirlerin İslâm sonrası halk edebiyatındaki adı koşma’dır.
  • Sığır denilen sürek avlarında söylenen lirik şiirlerdir.

Koşuk Örnekleri :

Eski Türkçe İle ****( Günümüz Türkiye Türkçesi ile )

– Koşuk Örneği 1

Üdiğ mini komıttı ( Aşk beni coşturdu ve heyecanlandırdı)
Sakınç manga yamıttı ( Dert bana geldi ve bende toplandı )
Könglüm angar emitti ( Gönlüm o güzele meyletti;)
Yüzüm mening sargarur ( Yüzüm o yüzden sararıyor )

– Koşuk Örneği 2

Kızıl sarığ arkaşıp ( Kızıl ve sarı ardı ardına yerden bitiyor )
Yipkin yaşıl yüzkeşip ( Mor ile yeşil yüz yüze geliyor )
Bier bier kerü yürkeşip ( Ve birbirlerine sarılıyorlar )
Yalnguk anı tanglaşur ( İnsan bu renk cümbüşünü görünce hayretler içinde kalıyor )

Alın töpü yaşardı (Yamaçlar ve tepeler yeşerdi )
Unıt otın yaşurdı ( Kuru otları gizleyip )
Kölnin suvın küşerdi ( Göllerin suyunu taşıdılar )
Sığır buka möngreşür (Sığırlar ve boğalar sevinçlerinden böğrüşüyorlar )

Kulan tükel kamıttı (Bahar yaban atlarını iyice coşturdu )
Akar sukak yumuttı ( Dağ keçilerini ve geyikleri bir araya getirdi )
Yaylag tapa emitti ( Bunlar otlamak için yaylalara yöneldiler )
Tizig turup sekrişür (Sıra sıra dizilip hoplayıp zıplıyorlar )

*** Kaşgarlı Mahmut / Divan-ı Lugatit Türk 

Sagu Nedir? Saguların Özellikleri Nelerdir?

Sagu Nedir ?

Eski Türklerde sevilen, sayılan bir kişinin ölümünden sonra düzenlenen cenaze törenine “yuğ töreni”, bu törenlerde söylenen şiirlere “sagu” adı verilmiştir. Ölen kişinin kahramanlıklarını, başarılarını, erdemlerini anlatır; ölümlerinden duyulan üzüntüyü dile getirir.

Günümüzdeki “Ağıt”ların ilk halleri olarak nitelendirilebilirler. İslamiyet’in kabulünden sonra divan şiirindeki karşılığı “mersiye”, halk edebiyatındaki karşılığı “Ağıt” olarak adlandırılmıştır.

Saka Türklerini Hakanı Alp Er Tunga’ nın ölümü üzerine söylenen ALP ER TUNGA SAGUSUKaşgarlı Mahmut tarafından Divan-ı Lugatit Türk adlı eserinde derlenmiştir.

Saguların  Özellikleri :

1-) 7’li hece ölçüsü ile söylenip kafiye şeması aaab şeklindedir.
2-) Nazım birimi dörtlüktür.
3-) Sagular da koşuklar gibi “kopuz” eşliğinde söylenmiştir.
4-) Ölen kişinin yiğitliğini, yaptığı işleri, değerini anlatan, ölümünden doğan acıyı dile getiren sagular, bir tür “ağıt”tır.
5-) Sagular, sanat kaygısından uzaktır. Samimi bir dille söylenmiştir.
6-) Sagular, koşuk nazım şekliyle söylenir. Divan-ı Lûgati’t Türk’te yer alan Alp Er Tunga sagusu, bu türün önemli bir örneğidir. Bu sagunun tamamı on iki dörtlüktür.
7-) Sagular, sözlü edebiyat döneminin ürünlerindendir.
8 -) Sagunun Halk edebiyatındaki karşılığına ağıt; Divan edebiyatındaki karşılığına ise mersiye adı verilir.
9-) Geçmişte bu şiirlerde, ölen bir devlet adamının, bir kahramanın veya sevilen herhangi bir kimsenin ölümünden duyulan bir üzüntü dile getirilirken, günümüzde ise her insan için söylenebilmektedir.

Saka Türklerini Hakanı Alp Er Tunga’ nın ölümü üzerine söylenen ALP ER TUNGA SAGUSUKaşgarlı Mahmut tarafından Divan-ı Lugatit Türk adlı eserinde derlenmiştir.

( ALP ER TUNGA SAGUSU )

Karahanlı Türkçesiyle *** Türkiye ( Günümüz ) Türkçesiyle

Alp Er Tunga öldi mü?( Alp Er Tunga öldü mü? )
Isız ajun kaldı mu? ( Kötü dünya kaldı mı? )
Ödlek öçin aldı mu? (Felek öcünü aldı mı?)
Emdi yürek yırtılur. (Şimdi yürek yırtılır.)
Ödlek yarağ közetti (Feleğin silahı hazır)
Oğrun tuzağ uzattı (Gizli tuzak kurdurur)
Begler begin azıttı (Beyler beyini vurdurur)
Kaçsa kah kurtulur? (Kaçsa nasıl kurtulur?)
Begler atın urgurup (Beyler atlarını yorup)
Kadgu anı turgurup ( Kaygıdan çaresiz durup)
Mengzi yüzi sargarup . (Beti benzi sararıp)
Korkum angar türtülür. (Sarı safrana döndüler.)
Uluşıp eren börleyü (Erler kurt gibi hıçkırdı)
Yırtıp yaka urlayu (Yaka bağır yırtıp durdu)
Sıkrıp üni yırlayu (Acı ağıtlar çığırdı)
Sığtap közi örtülür. (Yaş akar gözler kurur.)
Könglüm için ötedi . (Gönlüm içinden yandı.)
Yitmiş yaşıg kartadı (Geçmiş zamanı andı.)
Kiçmiş ödig irtedi (Geçen günler nerdedir?)
Tün kün kiçip irtelür …

* SAGU ÖRNEĞİ:

Ödlek arığ kevredi ( Devir iyice kötüleşti )

Yunçığ yavuz tovradı ( Sefil ve kötüler güçlenip kuvvetlendi )

Erdem yeme sevredi ( Edep ve erdem iyice azaldı)

Ajun beği çertilür ( Çünkü dünyanın beyi yok oldu. )

MEVLANA’NIN ESERLERİ

H.Z Mevlana’nın başlıca eserleri:

1- Mesnevi:
Mesnevi, klasik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Bu tarzla yazılan şiirlerde, her beyitin iki mısrası kendi arasında da kafiyelidir. Bir beyitin kafiyesinin kendisinden önce gelen beyitlerle de kendisinden sonra gelen beyitlerle de uyumu gerekmez bu nedenle uzun sürecek konular veya hikayeler şiir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevi tarzı seçilirdi. Bu suretle şiir, beyit beyit sürüp giderdi. Mesnevi her ne kadar klasik doğu şiirinin bir şiir tarzı ise de Mesnevi denildiği zaman akla Mevlana’nın Mesnevi’si gelir.

Mevlana Mesnevi’yi Çelebi Hüsameddin’in isteği üzerine yazmıştır. Katibi Çelebi Hüsameddin’in yazdığına göre, Mevlana Mesnevi beyitlerini Meram’da gezerken, otururken yürürken hatta sema ederken söylermiş. Çelebi Hüsameddin’de yazarmış. Mesnevi’nin dili Farsça’dır. Halen Mevlana Müzesi’nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elimizdeki en eski Mesnevi nüshasıdır. Bu nüshaya göre, beyit sayısı 25618 dir. Bu Nesnevi nüshası Mevlana’dan sonra bu konuda en yetkili iki isim olan oğlu Sultan Veled’in ve katibi Çelebi Hüsameddin’in tashihinden geçmiş olması nedeniyle aynı zamanda en sağlam nüshadır.

Mesnevi’nin vezni; Fa i la tün – Fa i la tün – Fa i lün’ dür. Mevlana altı büyük cilt olan Mesnevi’sin de, tasavvufi fikir ve düşüncelerini, bir birine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.

2. Divan-ı Kebir:

Divan, şairlerin şiirlerini topladıkları deftere denir. Divan-ı Kebir “Büyük Defter” veya “Büyük Divan” manasına gelir. Mevlana’nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Divan-ı Kebir’in dili de Farsça olmakla beraber, Mevlana Divanın içinde az sayıda Arapça, Türkçe ve Rumca şiire de yer vermiştir. Divan-ı Kebir 21 küçük divan (Bahir) ile Rubai Divanı’nın bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Divan-ı Kebir’in beyit adeti 40.000 i aşmaktadır. Mevlana, Divan-ı kebir’deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu divana, Divan-ı Şems de denilmektedir. Divanda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.

3. Mektubat:


Mevlana’nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve hali istenilen dini ve ilmi konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur. Mevlana bu mektuplarında, edebi mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında “kulunuz, bendeniz” gibi kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa o sözlerle ve o vasıflarla hitap etmiştir.


4. Fihi Ma Fih:


Fihi Ma Fih “Onun içindeki içindedir” manasına gelmektedir. Bu eser Mevlana’nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir. 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane’ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da temas edilmesi yönünden, bu eser aynı zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve ahiret, mürşit ve mürid, aşk ve sema gibi konular işlenmiştir.

5. Mecalis-i Seba’a:

Mecali-i Seb’a, adından da anlaşılacağı üzere Mevlana’nın yedi meclisi nin yedi vaazı nın not edilmesinden meydana gelmiştir. Mevlana’nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlenmesi yapıldıktan sonra Mevlana’nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlana, yedi meclisinde şerh ettiği Hadis’lerin konuları bakımından tasnifi şöyledir:

a. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı.
b. Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış.
c. İnanç’taki kudret.
d. Tövbe edip doğru yolu bulanlar, Allah’ın sevgili kulları olurlar.
e. Bilginin değeri.
f. Gaflete dalış.
g. Aklın önemi.


Bu yedi mecliste, asıl şerh edilen hadislerle beraber, 41 hadis daha geçmektedir. Mevlana tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlana yedi mecliste her bölüme “Hamd ü sena” ve “Münacaat” ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufi görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevi’nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.

MEVLANA’NIN HAYATI

Mevlana 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna’nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında “Bilginlerin Sultanı” ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled’dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

Mevlana’nın Babası, Horasan’dan Anadolu’ya Niçin Göç Etmiştir?

Harzemşahlar, Bahattin Velet’in manevi nüfuzundan çekinirlerdi. Bir süre sonra bu yüzden araları açıldı. Bunun üzerine Bahattin Velet, Belh’ten ayrılmak zorunda kaldı. O sıralarda Mevlana, daha küçük bir çocuktu. Babası ile birlikte, İran’dan, Bağdat’tan geçerek Hicaz’a geldi. Hac ibadetinden sonra da, Şam yoluyla, Anadolu’ya geçtiler. Anadolu’daki Selçuklu İmparatorluğunun ihtişamlı bir çağıydı. Bahattin Velet, Anadolu Selçuklu Devleti’nin merkezi Konya’da çok büyük bir saygıyla karşılandı. Mevlana yirmi dört yaşlarındaydı.

Mevlana Kimlerden Ders Aldı?

Mevlana, ilk eğitimini babasından aldı. Babası, çağının en büyük bilginlerindendi. 12 Ocak 1231’de babasının ölümü üzerine, eğitimini Seyyit Burhanettin Tirmizi’nin yanında sürdürdü. Mevlana babasından Fen ve Din ilimleri, Tirmizi’den de Tasavvuf ilmini öğrendi. Onun hayatında dönüm noktası olan diğer bir alimse Şemsi Tebziri’dir.

Mevlana‘nin asıl adı Muhammed Celaleddin’dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlana ismi O’na daha pek genç iken Konya’da ders okutmaya basladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Semseddin-i Tebrizi ve Sultan Veled’den itibaren Mevlana’yi sevenler kullanmış, adeta adı yerine sembol olmuştur. Rumi, Anadolu demektir. Mevlana‘nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda  Diyar-i Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet oturması ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.

Mevlananın Eş ve Çocukları Kimlerdir?

Mevlana, daha 18 yaşında iken Karaman’da babası tarafından Semerkandlı Hace Şerafettin’in kızı Gevher Hatun’la evlendirilmiş ve bu evlilikten iki erkek evladı olmuştu. Bunlardan ilk oğlu Sultan Veled, ikinci oğlu ise Alaeddin’dir. Ancak Alaeddin, daha Mevlana hayatta iken 1262 yılında vefat etti. Mevlana birinci karısının vefatından sonra Konya’da Kerra Hatun’la evlendi. Bu evlilikten ise Muzafferüddin Alim Çelebi ile Melike Hatun dünyaya geldi.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems’te “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. Mevlâna’nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna’nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.

Mevlana Nasıl Bir Kişiliğe Sahipti?

Mevlana, islam ve gayri islam bütün insanlıkça beğenilmiş bir sanat adamıdır. Fikir ve kişi özgürlüğüne olağanüstü değer vermiş, insanı adeta kutsal bir varlık derecesine yükseltmiştir. Sonsuz derecede hoşgörülüdür. Büyük bir Türk şairi ve mutasavvıfı, bilgin ve fikir adamıdır. En kötü insanı bile, bağışlanmaya, sevilmeye laik görür. Pakistan’ın dev şairi Muhammed İkbal’e ilham kaynağı olmuştur. Alman şairi Goethe’yi ve ünlü ressam Rembrant’ı derinden etkilemiştir.

Mevlana Şiirlerini Niçin Farsça Yazmıştır?

Mevlana’da Türklük sevgisi çok güçlüdür. O yüzyılda Türkçe, Anadolu’da ileri bir şiir dili olarak daha gelişmemiş bulunuyordu. Mevlana da bu yüzden şiirlerini Farsça yazıyordu. Hatta buna üzülerek söylediği şu mısra pek ünlüdür: “Aslem Türk-est egerci hinduguyem” (Her ne kadar Farsça söylüyorsam da, aslım Türk’tür.)

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

2007 Mevlana Yılı

Hz. Mevlana’nın doğum yılı olan 30 Eylül 1207 tarihi oluşuna dolayısıyla, Türkiye,Afganistan ve Mısır’ın teklifi üzerine, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), 800’üncü doğum yılı olan 2007 yılının “Mevlana Yılı” olarak anılmasını kararlaştırdı.

Hz.Mevlana’dan birkaç söz: 

• Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
• Şu dünyada yüzlerce ahmak, etek dolusu altın verir de, şeytandan dert satın alır.
• Vazifesini tam yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına ne mazaretin devası ne ilacın şifası deva getirmiş..
• Aşk altın değildir, saklanmaz. Aşıkın bütün sırları meydandadır..
• Yeşillerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe geçici, fakat akıllardan meydana gelen gül bahçesi hep yeşil ve güzeldir..
• Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.
• Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide: Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki..
• Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?
• İsa’nın eşeğinden şeker esirgenmez ama eşek yaratılışı bakımından otu beğenir.

Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim
Ben Hz.Muhammed’in ayağının tozuyum
Biri benden bundan başkasını naklederse
Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikayetçiyim…

Güneş olmak ve altın ışıklar halinde
Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim
Gece esen ve suçsuzların ahına karışan
Yüz rüzgarı olmak isterdim…

Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap…

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz
Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeyiz biz…

Hayatı sen aldıktan sonra ölmek, şeker gibi tatlı şeydir
Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlıdır…

Biz güzeliz, sen de güzelleş, beze kendini
Bizim huyumuzla huylan, bize alış başkalarına değil…

Bir katre olma, kendini deniz haline getir
Madem ki denizi özlüyorsun, katreliği yok et gitsin…

HZ.MEVLANA’NIN ESERLERİ:


1- Mesnevi

2. Divan-ı Kebir

3. Mektubat

4. Fihi Ma Fih

5. Mecalis-i Seba’a

MEVLANA’NIN HAYATINDAN DERSLER:

    1-)   Bir gün Kâdı Sirâceddîn ismindeki bir hoca talebelerine; “Bugün Mevlânâ’ya gidip onu soru yağmuruna tutalım. Öyle sorular hazırlıyalım ki hiç birisine cevap veremesin.” dedi. Talebeler soru hazırlamaya koyuldular. Kendisi de çalışmaya başladı. Bir ara Kâdı Sirâceddîn’in yanında Mevlânâ tecessüm etti. Kâdı Sirâceddîn’in yüzüne dikkatlice bakıp oradan kayboldu. Kâdı talebelerine; “Mevlânâ buraya geldi.” deyince talebeler; “Biz görmedik efendim.” dediler. Bu hâl Kâdı Sirâceddîn’in zihnine takıldı düşüncelere daldı.

Bir saat kadar sonra Mevlânâ tekrar orada göründü. Bunu kâdı ve talebeleri gördüler. Hepsine selâm verdi ve oradan ayrıldı. Biraz sonra kâdı talebeleri ile namaz kılmak için büyük odaya geldiklerinde duvarlarda bir takım yazılar gördüler. İncelediklerinde Mevlânâ’ya soracağı sorular ve bu soruların cevapları geniş olarak yazılmış idi. Kâdı Sirâceddîn ve talebeleri hayretlerinden dona kaldılar. Böyle büyük bir âlim ve velînin hakkında besledikleri kötü düşüncelerine pişmân oldular. Hep birlikte gidip Mevlânâ’nın talebesi olmakla şereflendiler.

   2-)  Malatyalı Selâhaddîn Efendi anlatır: “Gençliğimde İskenderiyye’ye ticâret için gitmiştim. Gemimiz bir girdaba yakalandı kurtulmamız imkânsızdı. Korku içinde idik. Herkes adaklar adamaya başladılar. Tövbeler ettiler. Helâllaşmaya başladılar. Bu arada bana kurtulmak için duâ etmemi ricâ ettiler. Konyalı olmam hasebiyle aklıma bir anda Allahü teâlânın evliyâ kullarından Mevlânâ geldi. Hemen; “Yâ hazret-i Mevlânâ! İmdâdımıza yetişmen için yalvarıyorum.” diye seslendim. O anda herkesin gözü önünde gelip gemimizin yanıbaşında göründü. Gemiye yapışıp girdaptan kurtardı ve kayboldu. İskenderiyye’den sonra Konya’ya gittik. Mevlânâ’nın huzûruna çıktığımızda bize; “Elhamdülillah. Allahü teâlânın sevdiği kullarından birine tâbi olanlar dünyâda da âhirette de halâs olup kurtulurlar.” buyurdu. Bunun üzerine hepimiz Mevlânâ’ya talebe olmakla saâdete kavuştuk.”

3-)  Tebrizli bir tüccar ticâret için Konya’ya gelmişti. Konyalı tüccarlara; “Burada evliyâdan bir kimse var mıdır? Bir müşkilim var onu soracağım.” dedi. Orada bulunanlar Mevlânâ’nın kerâmetlerinden bahsettiler. Seni ona götürelim dediler. Tebrizli Mevlânâ’nın nâmını önceden duymuştu. Kabûl edip hemen Mevlânâ’nın dergâhına gittiler. Tüccâr huzûra çıktığında; “Efendim namazımı kılıyor Allahü teâlânın emirlerini yapıp yasaklarından kaçınıyorum. Hayır-hasenâtımı yapıyor kimseye zararım olmuyor. Ancak kalbimde ibâdetlere karşı bir soğukluk var. Huzûrum yok. Sebebini de bir türlü bulamıyorum. Bana yardım etmenizi istirhâm ediyorum.” dedi. Mevlânâ şöyle bir murâkabeden sonra: “Ey Tâcir! Sen Magrib’de bir yol üzerinde Allahü teâlânın velî kullarından biriyle karşılaştın. Onun dış görünüşünü beğenmedin hattâ hakâret gözüyle baktın. Sendeki huzursuzluğun sebebi budur. İsterseniz şuraya bakın.” diyerek karşıdaki duvarı gösterdiler. Tüccar duvara baktığında bir anda duvardan pencere gibi bir boşluğun meydana geldiğini ve bu boşluktan o velî kulun yine bir yol kenarında oturduğunu gördü. Mevlânâ sözüne devâm ederek; “Bu huzursuzluğunuzun çâresi de o kimseye gidip ondan özür dileyip affına kavuşmaktır.” buyurdu. Mevlânâ tâcire daha birçok nasîhatler yaptıktan sonra; “Muhakkak onu bul hakkını helâl ettirip duâsını al. Bizim de selâmımızı söyle.” dedi. Tâcir; “Peki efendim!” deyip yol hazırlıklarını yaptı ve yola koyuldu. Araya araya o mübârek zâtı buldu. Çok özür dileyip Mevlânâ’nın selâmını söyledi. Affetmesini hakkını helâl etmesini istirhâm eyledi. Bunun üzerine o mübârek zât; “Öyle bir kapıya sığınmışsın öyle bir kimseden yardım taleb etmişsin ki reddetmek mümkün değil. Seni Mevlânâ hürmetine affettim. Kendisini görmek istersen şuraya bak.” deyince tâcir işâret edilen yerde Mevlânâ’yı gördü. Bu hâle gözleriyle şâhid olan tâcir o kimseyle vedâlaşıp Konya’ya geldi ve Mevlânâ’nın talebesi oldu.

      4-) Bir gün huzûruna birbirlerine dargın iki kişi getirdiler. Onlara barışmalarını söyledi sonra da; “Allahü teâlâ bâzı insanları su gibi latîf mütevâzî dâimâ aşağıya akıcı ve yumuşak huylu bazılarını da toprak taş gibi sert mizaçlı yarattı. Su toprağa karışır meyvelerin büyümesini canlıların içerek hayatlarının devâm etmesini sağlar. O sulardan rûhlara ve bedenlere gıdâ temin edilip menfaat sağlanır. Su toprağa gitmezse topraktan ve sudan lâyıkıyla istifâde edilmez. Ey Nûreddîn! Bu arkadaşın toprak hükmünde olup yerinden kalkmaz ve barışmaz ise sen su gibi tevâzu üzere olup anlaş. Herkes bilir ki iki küs olan kimseden hangisi öbüründen önce davranırsa Cennet’e ötekinden önce girecektir. Daha çok sevap kazanacaktır. Dolayısıyla bu barıştan her ikiniz de istifâde etmiş olacaksınız.” buyurdu. Bunu dinleyen iki küs kimse daha çok sevap kazanmak gayretiyle hemen barıştılar.

       5-) Bir gün Selçuklu Sultanı İzzeddîn aaakâvus Mevlânâ hazretlerini ziyârete gelmişti. Mevlânâ ona gerektiği gibi iltifat etmedi. Sultan bu hâle şaştı ve tevâzu gösterip; “Mevlânâ bana nasîhatte bulunsun.” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri; “Sana ne nasîhat vereyim? Sana çobanlık emretmişler sen kurtluk ediyorsun. Sana bekçilik emretmişler sen hırsızlık yapıyorsun. Allah seni sultan yaptı sen şeytanın sözü ile hareket ediyorsun.” buyurdu. Bu ağır nasîhat üzerine Sultan ağlayarak dışarı çıktı. Medresenin kapısında başını açıp tövbe etti ve; “Yâ Rabbî! Mevlânâ bana sert sözler söyledi ise de senin için söyledi. Ben zavallı kul da bu alçak gönüllülüğü ve yakarışı gösteriyor ve sana yalvarıyorum. Bana merhâmet et.” dedi ve pişmanlıkla oradan ayrıldı.

Sav Nedir? Savların Özellikleri Nelerdir?

SAV 

Sav’lar bugünkü atasözlerinin, İslamiyet öncesi Türk edebiyatında ki karşılıklarıdır. Sav’lar ,uzun deneyimler ve gözlemler sonucu oluşan, yaşamla, toplumla, insanla ilgili bir öğüdü bir düşünceyi, düz yazı şeklinde veya şiir dizesi halinde en az sözcükle anlatan cümle kalıplardır. Sav örnekleri ilk defa Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lugatit Türk adlı eserinde derlenmiş bir araya getirilerek yazıya geçirilmiştir.

* * Divan-ı Lugatit Türk kitabında bulunan Sav Örnekleri:

**( Eski Türkçe İle ) ** ( Türkiye Türkçesi İle )

Aç ne yemes, tok ne times ( Aç ne yemez,tok ne demez. )

Ağılda oğlak toğsa arıkta otı öner ( Ağılda oğlak doğsa ırmakta otu biter.)

İt ısırmas at tepmes time (İt ısırmaz at tepmez, deme.)

Biş erngek tüz ermes ( Beş parmak düz ( bir ) olmaz.

Ot tese ağız köymez ( Ateş demekle ağız yanmaz)

Ermegüge bulıt yük bolır ( Tembele bulut yük olur )

Teve silkinse eşgekke yük çıkar ( Deve silkinse eşeğe yük çıkar)

Tay atasa at tınur; oğul eredse baba dinlenür ( Tay yetişse at dinlenir, oğul yetişse baba dinlenir.)

Sözlü Edebiyat Nedir?

SÖZLÜ EDEBİYAT

İslamiyet öncesi sözlü edebiyat; adından da anlaşılacağı gibi Türklerin yazıyı kullanmadan önceki dönemlerindeki edebiyatına SÖZLÜ EDEBİYAT denilir..Bu dönemde “Ozan” adı verilen şairler ” kopuz “ adı verilen saz eşliğinde şiir söyler ve destan okurlardı.Bu şiir söylemeler ve destan okumalar ilk zamanlarda dini törenlerde görülse de daha sonraları din dışı konularda sosyal etkinliklerde de gelişmiş, kulaktan kulağa, kuşaktan kuşağa yayılmış tarih boyunca kaybolmadan söylenen bir şiir geleneği oluşmuştur.

Sözlü Edebiyatın Özellikleri

  • Nazım şekilleriyle, kullanılan ölçüyle tamamen ulusal bir edebiyattır.
  • Şiirler “ozan, baksı, kam” denen şairler tarafından “kopuz’ denen bir saz eşliğinde söylenirdi.
  • Şiirler ulusal ölçümüz hece ile, hecenin de daha çok 7’li, 8’li ve 11’li ölçüsüyle söylenmiştir.
  • Şiirlerde daha çok yarım uyak ve redif kullanılmıştır.
  • Şiirlerde kullanılan nazım birimi dörtlüktür.
  • Dil, gelişim aşamasında olduğundan sözcük sayısı bakımından zengin değildir. Aynı zamanda yabancı dillerin etkisine de kapalıdır. Türkçede yabancı dillerin etkisi bu dönemde görülmemektedir.
  • Bu dönemin ürünleri sav, sagu, koşuk ve destanlardır.
  • Şiirler sığır denen av törenlerinde, şölen denen ziyafetlerde ve yuğ denen, ölen bir kişinin ardından yapılan törenlerden doğmuştur.
  • Şiirlerde kahramanlık, yiğitlik, savaş, doğa ve aşk konuları işlenmiştir.

Destan Dönemi Nedir?

İslamiyet öncesi Türk edebiyatı ( DESTAN DÖNEMİ) 

Bilinmeyen dönemlerden Türklerin İslamiyet’i kabulüne kadar geçen dönemde üretilen edebiyattır. Atlı ve göçebe Türk kültürünün izlerini taşıyan bu dönemde savaş, ölüm,aşk,yiğitlik konuları sıklıkla işlenmiştir. İslamiyet öncesi Türk edebiyatında “ destanlar “yoğun olduğundan bu döneme ‘Destan Dönemi ‘ de denilmektedir

İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatının Genel Özellikleri

Bilinmeyen dönemlerden Türklerin İslamiyet’i kabulüne kadar geçen dönemde üretilen edebiyattır. Atlı ve göçebe Türk kültürünün izlerini taşıyan bu dönemde savaş, ölüm,aşk,yiğitlik konuları sıklıkla işlenmiştir. İslamiyet öncesi Türk edebiyatında “ destanlar “yoğun olduğundan bu döneme ‘Destan Dönemi ‘ de denilmektedir.

Türk edebiyatında İslam öncesi döneme ait yazılı ürün yok denilecek kadar azdır.Sözlü edebiyat ürünleri birtakım dini törenlerden ve av eğlencelerinden doğmuştur.

Eski Türkler sürgün avlarına “sığır”, yas (ölüm) törenlerine “yuğ”, genel kurban törenlerine de “şölen” adını verirlerdi. Bu törenleri “şaman, ozan, kam, baksı, oyun” diye bilinen kişiler yönetirdi. Bu törenleri yöneten kişiler “kopuz” adı verilen saz eşliğinde şiirlerini söylerlerdi. Bu kişiler şair olmalarının yanı sıra büyücülük, hekimlik, müzisyenlik görevlerini yaparlardı.

İslamiyet öncesi Türk edebiyatının sözlü ürünleri “koşuk, sagu, destan, sav biçiminde sıralanabilir. Koşuk, sagu ve destanlar şiir türündedir.

İslamiyet öncesi Türk Edebiyatının Genel Özellikleri :

1-) Bilinmeyen dönemlerden Türklerin İslamiyet’i kabulüne kadar devam etmiş 11. Yüzyılın ortalarına kadar sürmüştür.

2-) Ölçü, biçim, söyleyiş bakımından yabancı etkilerden uzak kalmış, yabancı sözcüklere rastlanmayan öz Türkçe ile oluşturulmuş milli bir edebiyattır.

3-) Göçebe kültüre ait , çoğunlukla anonim ürünlerin göründüğü, yazılı eserlerin oldukça az olduğu genellikle sözlü bir edebiyattır.

4-) Şiirler, sığır adı verilen av törenlerinde, yuğ adı verilen yas törenlerinde ve şölen adı verilen toplu ziyafetlerde söylenmiştir

5-) Ölçü, millî ölçümüz olan “hece’ ölçüsüdür ve bunların 7’li, 8’li ve 11’li olanları tercih edilmiştir.

SİNEKLİ BAKKAL ÖZETİ

 

halide edip adıvar ile ilgili görsel sonucu
Halide Edip Adıvar

KİTABIN ADI: SİNEKLİ BAKKAL
KİTABIN YAZARI: HALİDE EDİP ADIVAR
YAYIN EVİ: İNKILAP YAYIN EVİ
BASIM: 1983 / İSTANBUL


SİNEKLİ BAKKAL KİTABININ KONUSU:
Tutucu bir ailenin kızı olan Emine’nin bir orta oyunu sanatçısıyla evlenmesi ve doğan kızları Rabia’nın iyi bir hafız olarak başından geçenler.

SİNEKLİ BAKKAL KİTABININ KİTABI ÖZETİ: Sinekli bakkal bulunduğu semtin adını almış olan dar bir sokaktır. Bir geçitten çok bir toplantı yeri gibidir. Bu sokakta oturanlardan biri mahalle imamıdır. Onun kızı, Emine ise babasının istemesine rağmen “Kız Tevfik” denilen bir halk sanatçısı ile evlenir. Tevfik; orta oyunu, karagöz gibi şeylerle vakit geçirir. Ayrıca Emine ve Tevfik’le birlikte, sokaktaki İstanbul bakkalını işletmektedir. Bir süre sonra Tevfik ile Emine anlaşamazlar ve ayrılırlar. Tevfik yaptığı şaklabanlıklar yüzünden sürülür. Ancak Emine hamiledir, ve İnadını ve iradesini annesinden, yeteneklerini ise babasından olan bir Rabia isimli bir kızları dünyaya gelir . Emine’nin Babası Rabia’nın dedesi olan imam ise Rabia’yı biraz büyüyünce hafız yapar. Mahallenin bir de konağı vardır: “Selim Paşa Konağı”. Selim Paşanın Hanımı dünyanın tadına varmış, yaşlandıkça ölüm korkularına kapılmıştır. Ve teselliyi nerede bulacağını şaşırmış bir kadındır. Selim Paşa ise Padişahın dostlarından idi. Oğlu Hilmi ise babasının aksine Jön Türklerle ilgisi olan bir ihtilalcidir. Büyüklük peşinde bir hayal adamıdır. Konağa giren – çıkan pek çoktur. Peregrini adında bir İtalyan piyanist ve Vehbi Dede adında bir Mevlevî bunların başlıcaları arasındadır.
Rabia mevlit ve kuran okumaktaki şöhreti ile Selim Paşa konağına davet edilir. Peregrini’yi orada tanır. Vehbi dededen musiki dersleri, alır. Rabia biraz büyüdüğünde Hiç görmediği babası Tevfik sürgünden dönmüştür. Rabia annesi ile babası arasında tercih yapmak zorunda kalmış ve Babası Tevfik’i seçmiştir. Bunun üzerine Emine Rabia’ya çok kızmış her namazdan sonra beddua etmeye başlamıştır. Rabia Babasına bakkalda ve karagöz oyunlarında yardım etmekte Mahallenin cücesi olan Rakım Amcası ile beraber hep beraber güzel vakit geçirmektedir. Lakin Tevfik’in kadın kılığına girip Selim Paşanın oğlu Hilmi için Fransa’dan gelen yabancı evrakları feslilerin giremeyeceği Fransız Postanesine gidip alması esnasında yakalanması ile, Tevfik, zaptiye dairesinde “göz patlatan Hakkı” adında ki zorbanın sıkı işkenceleri ile sorguya çekilmiştir. Gene de Hilmi’nin adını vermez sürgüne yollanır. İş anlaşıldığı için Paşanın oğlu Hilmi de Selim Paşanın emri ile sürgüne Şama sürülecektir.
Tevfik yokken Rabia Rakım Amcanın yardımı ile dükkanı idare eder. Vehbi Dede ve Peregrini de kendisine arkadaşlık ederler. Ama babası sürgüne yollandığından sonra bir daha Selim paşa konağına ayak basmaz. Konakta pek sevdiği bir Cariye vardır: Kanarya Hanım. Çerkez asıllı olan Kanarya Hanım da aslında evlenip çırak çıkmıştır.
Rabia, Ramazanlarda camileri gezer mukabele okur ara sıra mevlitlere çağrılır. Şehzade Nihat Efendisinin yalısında da Mevlit okumaya davet edilir. Rabia yalıya gittiğinde iç salonun kapıları açılarak sinekli bakkal mescidinin büyük bir toplantı yeri haline getirildiğini görür. Yüzlerce başörtülü kadın dinleyicisi vardır. Bu duygulu kalabalığa yanık ve dokunaklı sesi ile mevlit okuduktan sonra salonun sonunda çok güzel bir mermer heykele benzeyen sarışın bir kadın görür . Bu Kanarya Hanımdır. İki eski dost birbirlilerinin boynuna atılırlar.
Peregrini Rabia’nın okuduğu mevlide hayrandır. Karakterine, olgunluğuna hayrandır. Sonunda , tasarısını Vehbi dedeye açar. Onunda uygun bulması üzerine Rabia ile evlenmek için dinini değiştirir. Osman adını alır. Vehbi dede de, onu kızı gibi sevmektedir. Yani Rabia da güzelliği bulan Tanrı sevgisi…
İmam da Emine de öldüğünden Osman’la Rabia Evi onarırlar. Dükkanın üstüne yerleşirler. Rabia’nın gebeliği çok sıkıntılı geçer. Sonunda İstanbul’da ilk defa yapılan bir sezeryan ameliyatı ile kurtulur. Bir oğlu olur. Bu mutlu olayı izleyen yıllarda 1908 meşrutiyeti gelir. Sürgünler yerlerine dönerler. Geri dönenler arasında Tevfik de vardır. Rabia, Osman Rakım Amca , Mahallenin Kibar tulumbacısı, Sabit Beyağabey , Bütün sinekli bakkal onu karşılamaya giderler. Vakti ileamanında Padişah haini diye İstanbul’dan sürülenlerin hepsi, şimdi birer Hürriyet kahramanı olarak dönmektedir.
Tevfik’in bu siyasi görüşlerle ilişiği yoktur. Vapur rıhtımına yanaşıpta sürgünler çıkınca karşılama törenleri başlar. Sabit Beyağabey bir emir verince sinekli bakkal takımı Tevfik’in bile ürkütüp saklanacak yer aratan bir coşku ile gösterilerine başlar. Sinekli bakkal delikanlıları Şişmanca bir adamı omuzlarına alırlar. Tevfik’in mahalleye dönüşü dolası ile ateşli bir hürriyet nutku çeken bu adamı Tevfik hemen tanır. Bu kendine işkence eden göz patlatan Muzafferdir. Vehbi Dede ile Osman Tevfik’in Koluna girer ve ona bir torunu olduğunu haber verirler.

SİNEKLİ BAKKAL KİTABININ ANA FİKRİ: İnsanlar doğruyu ve yanlışı yaşayarak öğrenirler. Çok önemli konuda karar vermek gerektiğinde her insan kalbinin sesini dinlemelidir.

SİNEKLİ BAKKAL KİTABINDAKİ  ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Rabia: Romanın asıl kahramanı: İlhâmi İmamın kızı Emine ve Kız Tevfik diye bilinen orta oyuncusunun kızı “Rabia”dır. Rabia, Yazarın romanda kendisi yerinde gösterdiği ve “İdeal Türk kadını nasıl olmalı?” sorusunun cevabı olan kişidir. Rabia’nın kişiliğinin oluşmasında babasından çok dedesinin etkili olmuştur. Kendisi İmam olduğu için torunu hafız yaparak İslami bilgilerle donanmasını sağlamıştır. Paşanın konağına gitmesi ile Rabia’nın kişiliğinin değişiminde en büyük etkiyi görülüyor. Dedesinin yanında her zaman cehennemden bahsedilerek büyüyen Rabia konağın ortamını görünce geleneklerine bağlı, ancak batı eğilimli bir karakter ortaya çıkıyor. iki ayrı ruh ikliminde yetişmiş olduğu Peregrini yani Osman’la evlenmesi ile de bunu gösteriyor.
Kız Tevfik:
Daima şen şakrak, orta oyununda usta, yakışıklı ve çok düzensiz bir adamdır.
Vehbi Dede: Konakta Rabia’ya ders veren bir Mevlevî derviştir, her zaman teselli edici mizacı ile ruh okşayıcı bir alimdir.
Peregrini (Osman):
Annesinin tavsiyesiyle eskiden papaz olan Peregrini daha sonra her hangi bir dine bağımlı olmaksızın yaşamış bir müzik hocasıdır. Türkçe’yi çok iyi konuşan bu adam dinsiz olmasına rağmen Vehbi Dede gibi dinine bağlı insanlara saygı duymuştur. Rabia ile evlenmek için dinini değiştirerek Osman ismini almıştır.
Selim Paşa:
Eski Dahiliye Nazırıdır. Padişaha son derece bağlı bir yapıdadır. Öyle ki kendi oğlunu bile gözünü kırpmadan ve elinde kesin delil olmadan sürebilmiştir. Ama diğer taraftan Rabia’ya karşı hep şefkatli olmuş ve iyi davranmıştır.
Emine: Rabia’nın annesidir. Önceleri Rabia’yı çok sevmiş ancak sürgünden dönen babasını kendisine tercih edince nefret etmeye başlamıştır. Elini öpmek için gelen kızını kovmuştur.
İlhamî İmam:
Rabia’nın büyük babasıdır, mahalleliye devamlı cehennemden bahseden bir imamdır.

Sinekli bakkal kitabındaki diğer tipler:

Bilal; Rabia ile evlenmek isteyen bir genç.

Rıfat Amca; mahallenin cücesi.

Pembe; Rabia’nın hizmetini yürüten beraber yaşadığı çingene.

Hilmi; Selim Paşanın Jön Türk oğlu

Sabiha Hanım; Selim Paşanın Hanımı

Kanarya Hanım; Köşkte ki bir Çerkez kızı.